28 Şubat 2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in eş zamanlı olarak İran’a saldırması, küresel jeopolitiğin merkez üssünü Hürmüz Boğazı ve Tahran hattına kaydırdı. Dünya kamuoyu ve uluslararası medya, nükleer gerilim ve bölgesel bir savaşı tetikleyebilecek büyük devlet çatışmalarına odaklanmışken, İsrail bu stratejik dikkat dağınıklığını fırsata çevirerek kendine farklı bir hedef seçti. ABD enerjisini İran’ı çevrelemeye yoğunlaştırmışken, İsrail askeri gücünün önemli bir kısmını Lübnan’a yönlendirdi.
Son iki ay içerisinde Lübnan topraklarına yönelik yüzlerce hava saldırısı düzenlendi. Bu agresif hava harekâtının bilançosu ise oldukça ağır: Şimdiye kadar 2700’den fazla insan hayatını kaybetti, 8 binin üzerinde yaralı var ve en önemlisi 1 milyon 200 bin sivil Lübnanlı evlerini terk ederek ülkenin kuzeyine sığınmak zorunda kaldı. Bu durum, sadece bir sınır çatışması değil, kitlesel bir nüfus mühendisliği ve insansızlaştırma politikasının yürürlükte olduğunu gösteriyor.
Bu yoğun saldırı dalgası, aynı zamanda 2024 yılında Hizbullah ile İsrail arasında uluslararası arabulucular vasıtasıyla imzalanan ateşkes anlaşmasının da fiilen ve resmen sona erdiği anlamına geliyor. İsrail’in geçmiş dönemlerdeki stratejisi, Hizbullah’ın füze kapasitesini sınırlamak, lojistik hatlarını vurmak ve örgütü sınır hattından belirli bir mesafede tutmak gibi "yıpratma" odaklıydı. Ancak bugün gelinen noktada İsrail’in stratejisi kökten bir değişim geçirdi. Tel Aviv yönetimi, artık Hizbullah’ı Güney Lübnan’dan tamamen kazımayı, askeri ve siyasi altyapısını bir daha toparlanamayacak şekilde tasfiye etmeyi hedefliyor.
Ateşkes Görüşmeleri ve Güç Dengeleri
Bugün Lübnan sahasındaki askeri ve siyasi gerçekliği okurken net bir tespitle başlamak gerekiyor: Hizbullah’ın Güney Lübnan üzerindeki mutlak kontrol döneminin sonuna gelinmiştir. Örgütün gerilla tipi askeri kanadı tamamen yok edilmese bile caydırıcılık kapasitesi büyük ölçüde kırılmıştır. Aslında bu kırılma yeni değildir; 2024 yılındaki büyük savaşta güç dengesi zaten Hizbullah aleyhine ciddi biçimde bozulmuştu. Aradan geçen bir buçuk yıllık süreçte şartlar örgüt lehine iyileşmedi, aksine daha da kötüye gitti. Bugün karşımızda hem askeri mühimmat ve insan kaynağı zayıflamış hem de Lübnan’ın kozmopolit iç siyasetinde meşruiyeti derinden sarsılmış bir Hizbullah var.
Resmin ikinci ve en kritik tarafı ise İsrail’in değişen tutumudur. İsrail, yapay zekâ destekli yeni nesil savaş teknolojilerindeki ilerlemesi ve daha da önemlisi Gazze’deki operasyonlar sırasında uluslararası hukuku göz ardı ederek elde ettiği cezasızlık algısının verdiği özgüvenle hareket ediyor. Gazze’deki "soykırım tecrübesi", İsrail askeri aklına Güney Lübnan’ı artık sadece girilip çıkılan bir "tampon bölge" olarak değil, tamamen işgale ve demografik değişime açık bir toprak parçası olarak görme eğilimi kazandırdı. Eskiden bu bölgeyi sürekli çatışmanın döndüğü askeri bir hat olarak kabul eden İsrail, yeni doktrininde Litani Nehri’nin kuzeyini tampon bölge yapmayı, nehrin güneyini ise tamamen kendi askeri ve idari kontrolü altına almayı hedefliyor.
Mayıs 2026 itibarıyla ABD’nin baskısıyla İsrail ve Lübnan hükümeti yeniden ateşkes görüşmelerine başladı. Resmi kayıtlara göre 2024 ateşkesi 2026’nın Mart ayında bozulmuş gibi görünse de aslında bu anlaşma kağıt üstünde kalmış, fiilen hiçbir zaman tam olarak uygulanmamıştır. Mevcut şartlarda yeni bir ateşkesin kalıcı olması da pek olası görünmüyor. Ne İsrail ne de Hizbullah gerçek bir uzlaşı niyetine sahip. İsrail’in bugünkü stratejik hedefi, diplomatik süreçleri sadece zaman kazanmak ve bir sonraki saldırı dalgası için meşru zemin hazırlamak amacıyla kullanmaktır.
2024 Ateşkesi ve Hizbullah’ın Gerilemesi
2024 yılındaki savaşı sonlandıran ateşkes anlaşmasının temel şartı, Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyindeki tüm ağır silahlarını teslim etmesi, tünellerini kapatması ve bölgedeki askeri varlığını tamamen sonlandırmasıydı. Anlaşmaya göre bu tahliye ve silahsızlanma süreci Lübnan Hükümeti ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri (LAF) tarafından denetlenecekti. Kağıt üzerinde Lübnan devletinin Hizbullah’ı silahsızlandırma yönünde bir iradesi varmış gibi görünse de, Beyrut yönetiminin bu kararı sahada uygulayabilecek askeri ve lojistik gücü hiçbir zaman olmadı. Ayrıca, Lübnan devletinin Hizbullah’a karşı doğrudan askeri güç kullanması, ülkeyi 1975-1990 yılları arasındaki gibi kanlı bir iç savaşa sürükleme riski taşıyordu. Bu korku nedeniyle Lübnan ordusu Hizbullah’ın sınır hattına geri dönmesine göz yummak zorunda kaldı.
Hizbullah açısından bakıldığında ise 2024 yılından bu yana işler hiçbir alanda yolunda gitmedi. Örgüt, 2024’teki meşhur "pager" (çağrı cihazı) ve telsiz patlatma operasyonlarıyla tarihinin en büyük istihbarat zafiyetini yaşadı. Bu siber ve fiziksel saldırı dalgası, örgütün haberleşme ağını çökertmekle kalmadı, binlerce operasyonel kadrosunu da devre dışı bıraktı. Hemen ardından gelen hassas hava saldırılarıyla Hasan Nasrallah başta olmak üzere onlarca yıldır örgütü yöneten kurucu lider kadrosu ve askeri dehaları İsrail tarafından suikastlarla ortadan kaldırıldı. Örgüt, liderlik hiyerarşisini, güvenli iletişim altyapısını ve en önemlisi "yenilmezlik" efsanesini kaybetti. Geçen bir buçuk yılda bu ağır travmayı atlatamayan Hizbullah, bugünkü koordineli işgal hareketine karşı organize ve merkezi bir direniş göstermekte zorlanıyor.
ATEŞKES GÖRÜŞMELERİ VE TARAFLARIN POZİSYONLARI
İsrail’in Talepleri ve "Netanyahu Doktrini"
Binyamin Netanyahu, uluslararası topluma yaptığı açıklamalarda İsrail’in artık geçici çözümlere değil, "nesiller boyu sürecek gerçek bir barış anlaşmasına" imza atacağını belirtiyor. Ancak Tel Aviv’in masaya koyduğu ve müzakereye kapalı olduğunu ilan ettiği şartlar, Lübnan’ın egemenliğini tamamen ortadan kaldıracak niteliktedir. İsrail’in kırmızı çizgileri şunlardır:
Hizbullah’ın tüm silah envanterinin, füze rampalarının ve tünel ağlarının uluslararası denetimle tamamen tasfiye edilmesi.
Lübnan ordusunun veya Birleşmiş Milletler güçlerinin yetersiz kaldığı ya da müdahale etmediği durumlarda, İsrail ordusunun (IDF) hiçbir onay almadan, tek taraflı olarak Lübnan topraklarına girip askeri operasyon yapma hakkının (mutlak hareket özgürlüğü) anlaşma metnine konulması.
Lübnan İç Siyasetinin Çıkmazı
Lübnan, tek bir merkezden yönetilmeyen, mezhepsel kotalara dayalı son derece kırılgan bir siyasi yapıya sahiptir. Anayasal uzlaşı gereği Cumhurbaşkanı Maruni Hristiyanlardan, Başbakan Sünni Müslümanlardan, Meclis Başkanı ise Şii Müslümanlardan seçilir. Bu çok başlılık, İsrail’in saldırıları karşısında ortak bir devlet politikasının üretilmesini engellemektedir. Şu an devlet kademelerinde iki farklı ses yükselmektedir:
Devlet Başkanı Joseph Aoun’un Pozisyonu: Ordunun ve devletin silah tekelini koruması gerektiğini savunarak, Hizbullah’ın gizli silah depolarına yönelik baskınların artırılması talimatını vermiştir. Hristiyan ve bazı Sünni bloklar Hizbullah’ın ülkeyi felakete sürüklediğini düşünmektedir.
Başbakan Nevvaf Selam ve Meclis Başkanının Pozisyonu: Hizbullah’ın zorla silahsızlandırılmasına kesinlikle karşı çıkmaktadırlar. Hükümetin, ülkedeki en büyük tabana sahip Şii nüfusun askeri gücüyle doğrudan bir iç savaşa girmek istemediğini, bunun Lübnan’ın tamamen parçalanması anlamına geleceğini vurgulamaktadırlar.
Litani Nehri Neden Önemli?
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın da açıkça ifade ettiği üzere, İsrail ordusu İsrail-Lübnan sınırından yaklaşık 30 kilometre içeride bulunan Litani Nehri üzerindeki beş stratejik köprüyü havaya uçurdu. Bu hamlenin askeri gerekçesi, Hizbullah’ın güneydeki militanlarına lojistik destek ve ağır silah ulaştırmasını engellemektir. Ancak Litani Nehri’nin önemi taktiksel bir köprü imhasından çok daha derindir.
1. Askeri ve Coğrafi Tampon Bölge
Litani Nehri, Güney Lübnan’ı ülkenin geri kalanından ayıran doğal bir coğrafi sınırdır. İsrail sınırından nehre kadar olan 30 kilometrelik bu şerit, Hizbullah’ın elindeki kısa ve orta menzilli füzelerin, tanksavar roketlerinin Kuzey İsrail’deki yerleşim yerlerine (Celile bölgesine) ulaşmasını fiziki olarak zorlaştırmaktadır. 2006 yılında kabul edilen 1701 sayılı BM kararı zaten bu bölgenin silahsızlandırılmasını öngörüyordu. Ancak BM Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) ve Lübnan ordusu bunu başaramadığı için, İsrail bugün kendi askeri gücüyle bu sınırı fiilen çizmektedir.
2. Tarihsel Siyonist Vizyon ve Toprak Hedefi
Litani Nehri’nin İsrail için önemi sadece modern güvenlik kaygılarıyla sınırlı değildir. Tarihsel arka plana bakıldığında, 1919 Paris Barış Konferansı’nda modern Siyonizmin kurucu babaları David Ben-Gurion ve Chaim Weizmann, kurulacak Yahudi devletinin kuzey sınırının Litani Nehri’ne kadar uzanması gerektiğini resmi haritalarla talep etmişlerdi. İsrail, 1978’deki Litani Operasyonu’nda ve 1982 işgalinde bu bölgeyi kontrol altında tutmuş, ancak 2000 yılında Hizbullah’ın gerilla direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştı. Çeyrek asır sonra bugün, İsrail o dönem yarım kalan vizyonu tamamlamak, nehrin güneyini önce askeri olarak kontrol etmek, ardından da Batı Şeria’dakine benzer bir modelle Yahudi yerleşimcileri buraya yerleştirerek kalıcı olarak ilhak etmek istemektedir.
3. Su Savaşları ve Hidropolitik Strateji
Orta Doğu’nun en büyük krizlerinden biri su kıtlığıdır. Litani Nehri, tamamen Lübnan topraklarında doğup denize dökülen, bölgenin en verimli su kaynaklarından biridir. İsrail, kuraklık ve tarımsal ihtiyaçlar nedeniyle bu nehrin sularını kendi kurduğu su şebekelerine entegre etme vizyonuna sahiptir. Kendi doğrudan kullanamasa bile, Litani havzasının Lübnan tarafından tarım ve enerji için kullanılmasını engellemek, komşu ülkeyi ekonomik ve yaşamsal olarak sürekli zayıf ve bağımlı tutmak İsrail’in hidropolitik stratejisinin temelini oluşturmaktadır.
İsrail Gazze Soykırımı Modelini Lübnan’a Taşıyor
İsrail ordusu, Güney Lübnan’daki kara ve hava operasyonlarında geçmiş yıllardaki doktrinlerini bir kenara bırakarak tamamen yeni bir askeri model uygulamaktadır. Bu model, doğrudan Gazze Şeridi’ndeki Refah ve Beyt Hanun operasyonlarında test edilen, başarıya ulaştığı düşünülen imha stratejisidir.
Bu yeni stratejinin temel sütunları şunlardır:
Yaşamsızlaştırma ve Altyapı İmhası: Hava saldırıları sadece askeri sığınakları değil; su istasyonlarını, elektrik santrallerini, hastaneleri, yolları ve fırınları hedef almaktadır. Amaç, bölgeyi insani olarak üzerinde yaşanılamaz bir yer haline getirmektir.
Sivil-Askeri Ayrımının Ortadan Kaldırılması: Hizbullah’ın evlerin altına gizlendiği tezi üzerinden, sınır hattındaki köyler ve kasabalar topyekün topçu ateşi ve hava bombardımanıyla yerle bir edilmektedir.
Geri Dönüşlerin Engellenmesi: Sivil halk güneye bir daha geri dönemesin diye, sınır kasabalarındaki konut dokusu tamamen silinmekte, böylece IDF’nin ön hat savunması kurabileceği bomboş, sterilize edilmiş bir askeri bölge yaratılmaktadır.
Mayıs 2026 itibarıyla önümüzdeki tablo nettir: Orta Doğu’da 2000’lerin başından bu yana devam eden "Direniş Ekseni" mimarisi en büyük darbesini almıştır. Herkes İran’a odaklanmışken, İsrail kuzey sınırındaki en büyük konvansiyonel tehdit olan Hizbullah’ı jeopolitik bir aktör olmaktan çıkarmak üzeredir. Litani Nehri’nin güneyinin işgali, sadece Lübnan’ın egemenliğinin sona ermesi değil, aynı zamanda bölgede sınırların silah zoruyla, nüfus mühendisliğiyle ve teknolojik üstünlükle yeniden çizilebildiği yeni bir vahşi dönemin başladığının en somut kanıtıdır.



Yorumlar yükleniyor…